Süleymaniye Konuşmaları 2 – Günümüzde Klasik İlmi Birikimimizin Mana ve Ehemmiyeti


Süleymaniye Onur Programı Öğrencileri Tahsin Görgün hoca ile buluştu….

Süleymaniye Onur Programı öğrencileri 15 Aralık tarihinde  29 Mayıs Üniversitesi Felsefe bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tahsin Görgün ile bir araya geldiler. Klasik İlimlerin Mana ve Ehemmiyetine dair yapılan konferansta klasik ilimleri bugüne uyarlamanın, geçmiş ile gelecek arasındaki irtibatın önemi vurgulandı.

Konferansta öne çıkan konulardan bazıları şunlardır:

Helezonik İlim Anlayışı

İmam Şafii de, Gazzali de  şafii mezhebine müntesip olmalarına rağmen bazı meselelerde farklı yorumlar yapmışlardır. Farklı zamanlarda yaşıyor olmak, farklı hayat şartlarını beraberinde getirir ve yorum çeşitliliği artar. Ancak herkes kendisinden  önce söylenenlerden haberdardır ve hep öncesine atıf yapılarak yeni perspektiflere yer açılmıştır. Geleneksel ilim anlayışı helezoniktir, her zaman geçmiş ile irtibatlı yeniliklere açıktır.

Varlık Mertebeleri Arasında Geçiş

Bir bilgiyi ezbere bilmek onu ilim saymak için yeterli değildir. Çocuklar ona kadar ezberleyerek sayabilirler, sayıların mantığını kavradıkları andan itibaren de sonsuza kadar sayabilirler. Bir bilgiyi okumak o bilginin kitabî varlığıdır, üzerine düşünülüp kavrandığı takdirde ise zihindeki varlığı yer eder. Zihinde yürütülen bu faaliyet bir meseleyi çözdüğü anda ise ilim hariçi varlık alanında kendini gösterir.

Konferans, Prof. Dr. Tahsin Görgün’e İbn Haldun Üniversitesi Onur Programı koordinatörü Abdullah Enes Tüzgen tarafından hediye takdim edilmesiyle sonlandı.

Gezilim’in İkinci Durağı İstanbul’daki Tekkeler ve Asitaneler Oldu


Gezi ve ilmi bir arada öğrencilere sunmak amacıyla başlattığımız etkinliğimizde bu ay “Tekkeler ve Asitaneler” işlendi. Gezilim’in ilim kısmı 5 Aralık 2018 tarihinde Ahmet Murat Özel hocanın “Osmanlı’da Tasavvuf ve Toplumsal Hayat” başlıklı konferansı ile gerçekleştirildi. 8/9 Aralık 2018 tarihlerinde iki grup şeklinde yapılan gezide ise Haktan Tursun’un rehberliğinde Yahya Efendi Dergâhı, Galata Mevlevihânesi, Sertarikzâde Dergâhı ve Sümbül Efendi Âsitânesi olmak üzere dört farklı tekke ziyaret edildi. Osmanlı’daki sûfi hayatının izlerinin sürüldüğü bu gezilim’de verilen değerli bilgilerle gönüllere, Yahya Efendi gibi boğaza nazır tekkelerin manzaraları ile gözlere hitap edildi.

Konferansta tasavvuf ve tarikatlara dair geçmişten günümüze değişiklikler ve topluma sağladıkları katkılar üzerinde durulurken, gezi ile tüm bunları bizzat müşahede imkânı bulan öğrenciler, edindikleri bilgilerle günlük hayat arasında irtibat kurabildiler. Bu kurumların esasında Osmanlı toplumunun şekillenmesinde ne kadar etkili olduğunun farkına varan katılımcılar; kaybedilen estetik ve ahlak değerlerini tekrar hayatın bir parçası haline getirmenin önemini kavradılar.

Osmanlı’da Tasavvuf ve Toplumsal Hayat Konuşuldu


İbn Haldun Üniversitesi İslami İlimler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ahmet Murat Özel, Onur Programı’nın düzenlediği Gezilim etkinliği kapsamında 5 Aralık Çarşamba günü “Osmanlı’da Tasavvuf ve Toplumsal Hayat” başlıklı bir konuşma yaptı.

1992-1994 yılları arasında Mısır’da bulunan Ahmet Murat Özel, El-Ezher Üniversitesi’nde başladığı yüksek öğrenimini, 1997’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde, Yüksek lisans ve doktorasını ise Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bitirdi. Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde, Tasavvuf ana bilim dalı öğretim üyesi olarak çalışan, Çeşitli TV kanallarında programlar hazırlayıp sunan, yayınevlerinde, süreli yayınlarda editörlük ve yayın yönetmenliği yapan Özel’in, yayınlanmış şiir kitapları dışında, telif ve çeviri akademik yayınları, makale ve bildirileri bulunmaktadır. Ayrıca Şazeliyye, Kuzey Afrika ve Endülüs tasavvufu, Türk modernleşmesi sürecinde tasavvufi yapılar başlıca ilgi alanlarını oluşturmaktadır. Muhtelif üniversitelerde tasavvuf tarihi, tasavvuf literatürü, tasavvuf-sanat ilişkisi üzerine lisans ve lisans üstü dersler vermiş olan Ahmet Murat Özel, halen İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde derslerine ve akademik çalışmalarına devam ediyor.

“Bugün Bu Dergahları Artık Türkiye’de Bulamıyoruz”

Tekke ve Asitanelerin yapılarından ve görevlerinden bahsetmeden önce buraları kullanan kurumlar olan tarikatlardan konuşmasına başlayan Ahmet Murat Özel, kendisinin uzmanı olduğu Şazeliyye tarikatından örnekler vererek Pir nedir ve tarikatların alt kollarının neler olduğunu ve nasıl oluştuğundan bahsetti. “Şazeliyye bizim buralarda az bilinen bir tarikattır” diyen Özel, Şazeliyye tarikatının 13-21. Yüzyılları arasında 100 civarında alt kol çıkardığını ve alt kolların, Pir denilen tarikat önderlerinin, yetiştirdikleri öğrenciler tarafından çıkarıldıklarını belirtti. İstanbul’daki kollarından da bahseden Ahmet Murat Özel, 2. Abdülhamit’in de Şeyhi olan Zat’ın burada olduğundan bahsetti ve aynı zamanda Padişahlar ile Şeyhler arasında “bilinen anlamda Şeyh-mürit” ilişkisinin olmadığını vurguladı. Sözlerine Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdayi mahallesindeki tekke ve dergahlardan devam etti ve Sadiyye Tarikatına ait bir dergah olan Balaban Tekkesinin şimdilerde Türkiye’de var olmadığını belirtti. Aynı zamanda Osmanlı Döneminde çok güçlü bir yapıya sahip olan Sadiyye Tarikatının, Cumhuriyet Döneminde kapatılmadan önce 32 dergahının olduğunu ve şu anda Türkiye’de bu tarikata bağlı olan kimsenin kalmadığını belirtti.

“1925 İle Birlikte Biz İstanbul’un Önemli Bir Aktörünü Kaybetmiş Olduk”

Belirli dergah ve tekkeler dışında birçok dergahın bugüne ulaşamadığını söyleyen Özel, bazı dergah ve tekkelerin tam olarak neye benzediklerini bilmek ve takip etmek için bugünlerde Balkanlara gitmek durumunda kalındığından bahsetti. Ayrıca Osmanlı döneminden bu yana korunmuş olarak günümüze gelen İstanbul’da birkaç dergahın bulunduğunu belirtti. Galata Mevlevihane’si bunlardan bir tanesidir. Bu zamana ulaşamamış tekke ve dergahlardan bahsederken 1925 ile birlikte İstanbul’un önemli bir aktörünü kaybetmiş olduğunu vurguladı. Aktör kavramından kastının ne olduğunu açıklayan Özel, her mahallede çeşitli meşrepte dergahların olduğunu, bu dergahlarınsa aşevi, danışmanlık gibi işlevlere sahip olduğunu belirtti. Özellikle manevi danışmanlıkla beraber, aile içi sorunların çözüldüğü, çocukların isimlerinin konulduğu, psikolojik sorunların çözüldüğü ve rüyaların dahi yorumlanmasına dahil olan dergahların toplumla iç içe olan kurumlar olduğunu belirtti.

 “İyi Bir Sesin Kendisini Gösterebildiği Yerler Tekke ve Dergahlardır”

Dergahların aynı zamanda bir müze olduğunu söyleyen Özel, eskiden müze anlayışının olmadığını ve bir hattatın eserini dergahta sergilediğini belirtti. Aynı zamanda güzel sanat eserlerinin de sergileme işlevini Dergahların ve Tekkelerin üstlendiğini belirtti. Ses kaydının olmadığı bir Dünya’da iyi sesleri dinlemenin çok sınırlı yerleri olduğunu da belirtti. Dini musiki meraklısı olan birinin daha serbest icranın yapılabildiği yerlerden bir tanesinin tekkeler olduğunu belirtti. Aynı zamanda “iyi bir sesin kendisini gösterebildiği yerler tekke ve dergahlardır” diyerek iyi sese sahip olan kişilerin son yaptıkları besteleri ve yeni bir Ayin-i Şerif besteleyenlerin bestelerini dergahlarda sergilediklerini vurguladı. Aynı zamanda Ayin-i Şerif bestelemenin büyük bir iş olduğunu vurgulayarak, bu işin özellikle Mevlevihanelerde yapıldığını belirtti.

Tasavvufun ve tarikatların Osmanlı’daki ve özellikle Padişahlar üzerindeki etkilerinden ve son olarak Cumhuriyet Dönemiyle kapatılmaları dönemine kadar olan süreci anlatan Ahmet Murat Özel, katılımcılardan gelen soruları da cevapladı ve konferans son buldu.

Onur Buluşmaları – Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı


Felsefe Bölümü Öğretim Üyemiz Prof. Dr. Teoman Duralı, Onur Programı’nın düzenlediği Onur Buluşmaları kapsamında, 3 Aralık Pazartesi günü “CV’de Olmayan Hayatım” başlıklı bir konuşma yaptı.

Ülkemizde felsefe denince akla gelen ilk isimlerden biri olan, 16 üniversitede ders vererek Türk düşünce hayatında etkili olan pek çok ismi yetiştiren Prof. Dr. Teoman Duralı; en son 38. sayısı yayınlanan Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, kitapları ve makaleleriyle de Türkiye’de felsefenin merkezi bir yer edinmesinde önemli bir role sahip. Günümüz küresel medeniyetini sistematik ve felsefi açıdan çözümleyip yorumlayarak Türk entelektüel kamuoyunun konuyla ilgili perspektifini zenginleştiren Prof. Duralı, uluslararası felsefe camiasında da Türkiye’yi başarıyla temsil ediyor.

1977 yılında doktorasını tamamlayan, 1978 yılında NATO bursu ile Paris’te biyoteknoloji seminerlerine katılan; Mayıs 1982’de Yardımcı Doçent, Ekim 1982’de biyoloji felsefesi üzerine yazdığı tez ile Doçent ve 1985’te ABD Penn State University’de tamamladığı “Kant’ın A Priori Bilgi İstidâtı” adlı çalışmasının ardından 1988’de mezun olduğu bölümde Profesör olan Teoman Duralı, halen İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde derslerine ve akademik çalışmalarına devam ediyor.

Nermi Uygur’un Teklifiyle Kendisine Asistan Oldu

Prof. Dr. Teoman Duralı, “CV’de Olmayan Hayatım” söyleşisinde doğumundan bugüne hayatından belli başlı kesitleri, ilgili bir dinleyici topluluğuyla paylaştı. 7 Şubat 1947’de Zonguldak’ın Kozlu kasabasında doğan Duralı, ilköğrenimine Zonguldak’ta Çatalağzı’nda başladığını belirtti. Çatalağzı’nda okula başlamadan önceki günlerinden “mutluluğun zirvesine vardığım günlerdi” diyerek sitayişle bahseden Prof. Dr. Teoman Duralı, bunda coğrafyanın etkisi olduğunu belirterek, hayatında gördüğü ilk manzaranın orman ve deniz olduğunu, en sevdiği renkler olan mavi ve yeşilin Çatalağzı’nda iç içe geçtiğini söyledi.

Anadolu’da, özellikle Türkiye’nin doğusunda görev yaptığı üniversitelerde Bilim Metodolojisi dersleri veren Duralı; o dönemde öğretmenlerin-hocaların sadece bir alanın değil, adeta hayat hocalığı yaptıklarına örnek olarak, kendisinin o derslerde bilimden ve metodolojiden önce “deniz neye benzer”, onu anlattığını çünkü ders verdiği çocukların ekserisinin hayatlarında hiç deniz görmediklerini söyledi.

“Okul” fikriyle hayatının en başından beri pek de sağlıklı bir ilişki kuramadığını ifade eden Duralı, ünlü felsefeci Prof. Dr. Nermi Uygur’un İstanbul Üniversitesinde okurken kendisine asistanlık teklif etmesinden sonra ise hiç sevemediği “okul”a hayatını bağışladığını söyledi.

“İlk Defa Felsefe Mikrobunu Kulağıma Üfüren Hatice Hocam Oldu”

Nermi Uygur’un çok titiz, gururlu ve zor beğenen bir hoca olmasına rağmen bu teklifi yaptığını da sözlerine ekleyen Duralı, “çok hayırlı hocalarım oldu” diyerek, hayatındaki en önemli kırılma noktalarında hep Nermi Hoca gibi hocaların yer aldığını belirtti. Ortaokul ve liseyi okuduğu Ankara TED Kolejindeki coğrafya öğretmeni Hatice Hanım’ın da kendi hayatında böyle bir misyon üstlendiğini belirten Prof. Dr. Duralı, şunları söyledi: “Liseden mezun olduktan sonra babam Gazi Mesleki Eğitim Fakültesine gitmemi istedi. Ben durumdan memnun olmasam da babama itiraz edemiyordum. Mezuniyet evraklarını almak için liseye gittim. O gün de, kaderin cilvesi, Hatice Hocam nöbetçiydi. Gazi’ye gideceğimi duyunca, ‘hayır olmaz’ dedi. Beni pencereye çekti, dışarda karşı binanın çatısını aktaran ustayı gösterip, ‘öyle bir usta mı olmak istiyorsun’ diye sordu. Ben, ‘ne var bunda, herkes bir şekilde rızkını kazanıyor’ diye cevap verdim. Hatice Hanım, bunun üzerine, ‘Ona şüphe yok. Kastettiğim; her insan belli bir işe yaratılır. Sen felsefeyle uğraşacaksın.’ İlk defa felsefe mikrobunu kulağıma üfüren Hatice Hanım oldu.”

Eserleri arasında Deniz ve Kaşiflik isimli bir şiir-hatıra kitabı da olan Teoman Duralı, oldum olası denizci olmayı, Norveç’e gidip kaptanlık yapmayı hayal ettiğini; fakat Hatice Hocasının bu sözleriyle denizciliğe rakip olarak hayatına felsefenin de girdiğini belirtti.

Neden Türkçe?

Daha çocukluktan itibaren Türk diline özel bir ilgisi olduğunu kaydeden Duralı, uzunca bir süre eski Türkçeye, Göktürkçe ve Uygurcaya çalıştığını sözlerine ekledi. Prof. Dr. Teoman Duralı’ya göre; Türkçenin, yüzyılların zevk ile letâfet imbiğinden süzülerek günümüze erişmiş soylu söz varlığı ile anlatım gücünün alabildiğine ortaya koyulmasıyla, ifade güzelliğine erişilebilir.

“CV’de Olmayan Hayatım” söyleşisinde ayrıca Prof. Dr. Teoman Duralı; 1940-50’ler Türkiyesi, 27 Mayıs 1960 Darbesinin kültürel etkileri, Afrika’ya ilgisinin boyutları, Svahili dili öğrenme macerası, Ankara şehrine dair hissettikleri ve akademik ilgi alanlarına dair ilgi çekici açıklamalarda bulundu.

Program, Hocamıza çiçek takdimiyle son buldu.

Süleymaniye Konuşmaları 1 – Ne yapıyoruz ? Niçin yapıyoruz ?


Rektör hocamız Prof. Dr. Recep Şentürk’ün katılımlarıyla Süleymaniye Konuşmalarının ilki “Ne yapıyoruz? Niçin Yapıyoruz” başlığı ile yapıldı. İnter disipliner çalışmalara fazlaca önem atfeden hocamız Osmanlı dönemindeki Üniversite statüsündeki medreseler ile günümüz üniversitelerini kıyaslayarak aradaki bilgi üretimi farkına dikkat çekti. Nitekim Osmanlı’daki medreselerin günümüzdeki İlahiyat fakültelerine değil tüm bölümleri içeren Üniversiteye tekabül ettiğini çizen Şentürk, bütün bölümlerin İslami İlimlere vakıf olması gerekliliğinden bahsetti. Bu amaca yönelik Onur Programı bünyesinde kurulan Süleymaniye Programının misyon ve vizyonunu açıklayarak önemine vurgu yaptı.

Süleymaniye Programının gerek üniversitemiz gerekse tüm dünya için bütüncül eğitim anlayışını pratiğe dönüştürmek bakımından çok önemli bir adım sayılmasının arka planına değinen hocamız, öğrencileri talep ettikleri yolun zorluğuyla beraber ulviliğini ”لكل تشريف تكليف”sözüyle vurgulayarak motive etti. Sohbet havasında geçen konferansa Hocamız Hadis-i Şeriflerden örnekler vererek renk kattı.

 

 

Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi Ziyaret Edildi


17 Kasım tarihinde, Süleymaniye Onur Programı öğrencileri Prof. Dr. Osman Aydınlı ile beraber “Örnek Şahsiyetler/İslam Kültür Ve Medeniyeti” seminerlerini Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’nde gerçekleştirdiler.

Yazma eserler uzmanının yaptığı sunumda öğrenciler kurumun tarihçesi, önemi ve faaliyetlerine dair bilgiler alıp aynı zamanda yazma bir eser çalışmanın ön şartları, zorlukları ve güzellikleri hakkında fikir edindiler. Tıp, eczacılık, edebiyat, tarih gibi İslami İlimler dışındaki diğer ilim dallarında da pek çok el yazmaların bulunduğuna dikkat çeken uzman, bu yazmaların sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında eğitim gören öğrencilerimizi beklediklerini ifade etti. Yazmaların sadece işlevsel yönüyle kalmayıp sanatsal yönlerinin de olduğunu yine örnek belgeler üzerinden görmek ziyaretin dikkat çeken noktalarından bir diğeri oldu.
Bu sunumun akabinde Osman Aydınlı Hocamızın Hafizü’l-Kütüb olan Ali Emiri Efendi’den bahsettiği dersin Süleymaniye Kütüphanesinde yapılması dersi daha da manidar kılmış oldu.

Süleymaniye Kütüphanesinin kapıları, okuma salonundan eserlerin dijital görüntülerine kadar, resmi tatiller dahil her gün 08:30 – 23:00 saatleri arasında araştırmacılara açıktır.

 

Rebiülevvel Ayı ve Mevlid-i Nebi Üzerine Konuşuldu


Geçtiğimiz ay Ehl-i Beytin ve Muharrem ayının önemine binaen Onur Programı tarafından düzenlenen Hicri ayları ihya serisinde bu ay, içinde bulunduğumuz Rebiülevvel ayı ve Mevlid-i Nebi’ye dair konuşuldu.

21 Kasım’da gerçekleşen ve moderatörlüğünü Gökhan Gökçe’nin yaptığı programa konuşmacı olarak Üniversitemizin Rektörü Prof. Dr. Recep Şentürk katıldı.

Böyle bir programı gerçekleştirmekteki hedefimiz, 1400 yıldır İslam dünyasının – Kurban, Hac, Ramazan, Kadir Gecesi gibi – gündemini belirleyen ve herhangi bir Müslümanın bihaber kalamayacağı Hicri takvimin hatırlanması; ve gönül dünyamızı şekillendiren gün ve geceler hakkında hem bilgi sahibi olmak hem de manevi zevkten nasibimizi almak.

Bu bağlamda Onur Programı olarak yaklaşık 2 ayda bir olmak üzere senede 6 kere yapılması planlanan programların ikincisi Rebiyülevvel ayı üzerine yapıldı.

Efendimiz Hz. Peygamber’in (aleyhisselam) dünyayı teşrif ettiği zaman dilimini konu edinen bu programda tasavvuf musiki ile kulakların pasının silinmesi, Üniversitemiz Rektörü Prof. Dr. Recep Şentürk Hocamızın hoş sohbetiyle de gönüllerin kirinin silinmesi hedeflendi.

Seslendirilen eserler, geçtiğimiz Muharrem programında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz ay ile ilgili eserler oldu. Yani ilahilerimiz, Rebiülevvel ayı hakkında ve Efendimiz’in (sav) doğumu, vasıfları ve peygamber sevgisi, muhabbeti üzerine yazılan güftelere yapılan bestelerdir.

Gezilim Yeni Sezonu Balat’ta Açtı


Gezilim Yeni Sezonu Balat’ta Açtı

Üniversitemizin Onur Programı tarafından yürütülen Gezilim (Gezi-İlim) programı açılış gezisini yaptı. Açılış gezisinde mekan olarak Balat’ı tercih eden Gezilim her gezisini farklı bir tema altında gerçekleştirmekte. Oku, dinle, gör, keşfet sloganı ile yola çıkan Gezilim’in ilk gezisi olan Kariye-Balat-Fener gezisinin konusu İstanbullu Gayrimüslimlerdi. 3-4 Kasım tarihlerinde yapılan gezilerde öğrenciler Kariye Müzesi, Tekfur Sarayı, Anemas Zindanları ve daha pek çok yeri gezme fırsatı buldu. Tur Rehberi Haktan Tursun eşliğinde yapılan gezide çok kıymetli tarihi ve kültürel bilgilerin yanısıra İstanbullu Gayrimüslimlerin geçmişten günümüze yaşadıkları da öğrencilere titizlikle aktarıldı. Gezilim programlarına da bizzat katılan Onur Programı, İbn Haldun Üniversitesi öğrencilerini her açıdan daha donanımlı hale getirmek için çalışmaya devam ediyor.

Gezide ziyaret edilen yerler sırasıyla;

  1. Kariye Müzesi
  2. Tekfur Sarayı
  3. Anemos Zindanları
  4. Aya Panaia Ayazması
  5. Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi
  6. Ahrida Sinagogu
  7. Sveti Stefan Kilisesi (Demir Kilise)
  8. Rum Ortodoks Patrikhanesi
  9. Fener Rum Lisesi
  10. Dimitri Kantemir Evi
  11. Moğolların Meryemi Kilisesi

Süleymaniye Onur Programı Tanıtıldı


 

Onur Programı tarafından düzenlecek olan Süleymaniye Onur Programının tanıtımı İhya Salonunda yoğun katılımcı kitlesiyle gerçekleşti. Üniversitemizin Rektörü Prof. Dr. Recep Şentürk’ün de katılımlarıyla gerçekleşen tanıtım toplantısında Süleymaniye Onur Programının detayları hakkında öğrencilere bilgiler verildi. Ayrıca öğrencilerin akıllarında bulunan sorulara yanıtlar verilerek başvuru sürecindeki öğrencilerin kararlarını daha net şekilde verebilmeleri sağlandı.

Tanıtım toplantısı sunumunu Koordinatör Abdullah Enes Tüzgen gerçekleştirdi. A. Enes Tüzgen Süleymaniye programı dışında da konuşmalar yaparak öğrencilere Onur Programının diğer faaliyetleri hakkında bilgiler verdi.

Muharrem Ayı ve Ehl-i Beyt Üzerine Konuşuldu


İbn Haldun Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. İrfan Gündüz, 8 Ekim Pazartesi günü Onur Programı tarafından Üniversitemizde düzenlenen “Muharrem Ayı ve Ehl-i Beyt” etkinliğinde konuştu. İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Ahmet Murat Özel’in moderatörlüğünde gerçekleştirilen programda Muharrem ilahileri de seslendirildi.

Söyleşinin başında Dr. Ahmet Murat Özel, Muharrem ayı yâdlarının ne kadar nazikâne bir yaklaşımla icra edilmesi gerektiğini, söyleşiye geçilmeden önce seslendirilen Kethüdâzâde Ârif Bey’in güftesinden hareketle açıkladı: “Ya Hüseyin, sana gülle dokunan ümmid eder mi mağfiret/ Gonca-i gülşenserây-ı Mustafâ’sın yâ Huseyn” (Sana gülle bile olsun eziyet eden bağışlanmayı ümit edebilir mi/ Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) gül bahçesinin goncasısın ya Hüseyin)

“Hz. Muhammed Sevgisini, O’nun Ehli Beyti’ne Olan Sevgiyi Gönüllerde Hep Diri Tutmaktır Görevimiz”

Hz. Peygamberin (sav) ciğerparesi, Hz. Ali (kv) ve Hz. Fatıma Validemizin canı-ciğeri Hz. Hüseyin’in ve 72 arkadaşının Kerbela çöllerinde 70 gün susuz bırakılarak şehadetinin yıldönümü vesilesiyle bu programın tertip edildiğini belirten Prof. Dr. Gündüz, bu olayın dehşetiyle empati kurulabilinirse, onların acısı hissedilebilirse, Muharrem ayının hangi manaya geldiğinin anlaşılabileceğini belirtti. Hicret’in 61. yılında bütün Müslümanların yüreklerini dağlayan bu hadisenin her zaman hatırlanacağını, anılacağını söyleyen Prof. Dr. Gündüz; Hz. Hüseyin Efendimizin acısını, Hz. Fatıma Validemizin yalnızlığını ta can evimizde duymamız gerektiğini ifade etti: “Ehl-i Beyt sevgimiz böyledir; o acıyı, yalnızlığı hissederek… Hayvanlar içinde bir tane cennetlik hayvan var. Hangisi? Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i. Niye? O köpek 300 sene Ashab-ı Kehf ile beraber olmuş. Beraber ola ola Kıtmir Ashab-ı Kehfleşmiş. Allah’ın Resulu’nun (sav) nesl-i necibini biz nasıl yok farz ederiz, ona nasıl düşmanlık besleriz? Kerbela hadisesinin siyasi tefrikaya, Şii-Sünni ihtilafına sebep olup da bizi birbirimize düşürmesine asla izin veremeyiz.

Kur’an’da şöyle buyurulur: ‘De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittibâ ediniz ki Allah Teala da sizi sevsin.’ İttibâ tâbi olmak değildir; ittiba aynîleşmek demektir. Her bir Müslüman Peygamber Efendimizle (sav) aynîleşecek. Kendi kişiliğini ve kimliğini eritecek, üsve-i hasene olan Hz. Peygamber kalıbına dökecek ve donduracak. Aynîleşmek dediğimiz budur. Ama bugün bazıları Hz. Peygamberi asker arkadaşı gibi telakki ediyor. Günümüzde ilahiyat fakültelerinde bile yapılan tezlerde ‘Allah celle celaluhu’ derseniz teziniz reddedilir, ‘Peygamber aleyhissalatu vesselam’ derseniz teziniz reddedilir. Halbuki din kutsal bir mekanizma üzerine kurulmuş; Allah’ı takdis edeceksiniz, yücelteceksiniz. Peygamberimizi de yücelteceksiniz. O yüzden Hz. Muhammed sevgisini, O’nun Ehli Beyti’ne olan sevgiyi gönüllerde hep diri tutmaktır görevimiz, ödevimiz.”

Ecdadımızın Anadolu’ya ayak bastıktan sonra Kabe’ye kadar yaya olarak hacca gidebildiğini, o yüzden Harem’in başlangıcının burası olduğunu söyleyen Prof. Dr. İrfan Gündüz, konuşmasına şöyle devam etti: “Anadolu toprağına abdestsiz ayak basmak edepsizliktir, burası Harem-i Şerif sayılır. Peki Harem-i Şerif’in sorumluluğu ne? İçinizden, kafanızdan, gönlünüzden geçenlerden başka yerde sorumlşu değilsiniz ama Harem-i Şerif’te sorumlusunuz. Müslümanlar birbirlerine karşı kelebek kanadı gibi zarif ve merhametli, küffara karşı da mermer kayalar gibi şedîd ve kuvvetli olmalıdır. Ama bugün bakıyoruz Müslümanlar küffara karşı kelebek kanadı gibi zarif ve merhametli, fakat kardeşlerine karşı çok şedîd ve acımasız davranıyor.”

“Muhabbet-i Nebi için vesileler ihdas etmişiz”

Söyleşinin son kısmında Dr. Ahmet Murat Özel de, geleneksel toplumumuzun gündelik hayat içerisinde çeşitli vesileler ihdas ederek, aslında sünnetten devşirerek, hayatını -maneviyatını güçlendirecek şekilde- organize ettiğini belirtti. Muharremiyyelerin, aşurenin bunun bir parçası olduğunu söyleyen Dr. Özel, konuşmasına şöyle devam etti: “İstanbul’da bir Osmanlı evinde aşure yapımıyla alakalı şöyle bir seremoninin olduğunu okudum: Evde aşure pişirildikten sonra evin büyüğünün önüne getiriliyor. O, Yasin okuyarak karıştırıyor onu. Sonra üzerine tülbent örtüyorlar. Biraz demlenmesinin ardından aşure ev halkına sırayla ikram ediliyor, herkes salavat getirerek aşure yiyor. Aslına aşure deyince altı üstü bir tatlıdan bahsediyoruz ama böyle vesileler ihdas ederek bunu bir muhabbet-i Nebi’ye çevirmiş milletimiz.”

Prof. Dr. İrfan Gündüz de bizim her adetimizin arkasında bir ayet olduğunu, hiçbir şeyin rastgele yerine getirilmediğini belirtti. Günümüzde Hz. Muhammed’in (sav) milletimizin gönlünden düşürülmek istendiğini vurgulayan Gündüz, bunun için muhabbet-i Nebi’ye götüren her olayın, her vesilenin önemli olduğunu; Muharrem ayı yâdları ve Muharrem ayı geleneklerinin muhabbet-i Nebi’ye götüren yolun önemli köşe taşları olduğunu ifade etti.

“Muharrem Ayı ve Ehl-i Beyt” konulu söyleşi, kıymetli hanende ve sazendelerin Muharrem ayı ilahilerini seslendirmesi ve aşure ikramıyla sona erdi.